Home Kimdir Zübeyde Hanım

Zübeyde Hanım

0
594

Mustafa Kemal Atatürk‘ün annesi Zübeyde Hanım, 1857 yılında Feyzullah Efendi ile Ayşe Hanım‘ın evliliğinden Selanik‘e bağlı küçük bir kasaba olan Langaza‘da dünyaya geldi. Ailesinden sağlam bir Türk terbiyesi alan Zübeyde Hanım çocukluğundan itibaren ev ve el işlerini öğrenerek o dönemin bütün hanımları gibi iyi bir anne ve eş olmanın gereklerini yerine getiriyordu. “Molla Hanım” diye anılan annesi, ona dini bir eğitim de verdi. Böylece bir süre sonra Zübeyde Hanım da “Molla Zübeyde” olarak anılmaya başladı.

1871 yılında, Zübeyde Hanım‘ın dayısının arkadaşlarından biri olan Ali Rıza Efendi‘nin “sarışın bir genç kız” ile evlenmek istemesiyle görücüye çıkan aile büyükleri, Zübeyde Hanım‘ı uygun bir aday olarak gördüler. Ali Rıza Efendi, Zübeyde Hanım‘a talip oldu ve bu isteği kabul edildi. Böylece Zübeyde Hanım, çok genç yaşta iken Ali Rıza Bey ile evlenerek Yenikapı Mahallesi oturan ailenin yanına gelin gitti.

Yenikapı Mahallesi‘nde Fatma, Ahmet ve Ömer isminde üç çocukları oldu, Fatma yaşını dolduramadan öldü. Daha sonra aile, Gümrük Muhafaza Teşkilatı‘nda memur olan Ali Rıza Efendi‘nin OsmanlıYunanistan sınırındaki Çayağzı (Papaz Köprüsü)’na tayininin çıkmasıyla bu ıssız yere taşındılar. Burada diğer iki oğullarını da ilaçsızlık ve bakımsızlıktan kaybettiler.

Çayağzı‘nda gümrük noktasına yakın yerlerde çok sayıda eşkıyanın barındığını anlayan Ali Rıza Efendi, Zübeyde Hanım‘ı Selanik‘e geri yolladı. Çayağzı‘ndayken güvenliklerinden endişe eden Zübeyde Hanım, Selanik‘e döndükten bir süre sonra Ali Rıza Efendi‘nin eşkıyalar tarafından kaçırıldığını öğrendi. Keder ve korku dolu bekleyişten sonra Ali Rıza Bey serbest bırakıldı ve Selanik‘e döndü. Artık memurluğu bırakıp ticaret ile uğraşmaya başlayacaktı.

1881 yılında ‘Mustafa‘ adını verdikleri sarışın ve mavi gözlü bir erkek evlatları oldu. Önceki çocuklarının hepsini kaybeden Zübeyde Hanım, Mustafa‘ya gözü gibi bakıyordu. 1885 yılında Makbule, 1889‘da ise Naciye isminde iki kızları oldu. 1888 yılında, daha sonra Mahbule Atadan‘ın aktardığına göre, Ali Rıza Efendi bağırsak hastalığına yakalanarak vefat etti. AliRıza Bey‘in ölümüyle sarsılan Zübeyde Hanım, küçük Naciye‘nin de veremden vefat etmesiyle büsbütün yıkıldı.

Zübeyde Hanım, Mustafa ve Makbule‘yi alarak Langaza‘daki abisi Hüseyin Bey‘in çiftliğine gitti. Burada akrabaları ona yeniden evlenmesi için ısrar ettiler. Zübeyde Hanım, hem çocuklarını babasız bırakmamak, hem de daha fazla abisine yük olmamak için bu öneriyi dikkate alarak Selanik Gümrükler Başmüdürü Ragıp Bey ile evlendi. Bu evlilikten hoşnut olmayan Mustafa Kemal, daha sonra Ali Fuat Cebesoy‘a, Ragıp Bey hakkında “Bana karşı hep çok saygılı davranmış, büyük adam muameleleri etmiştir. Nazik ve kibar bir insandır.” demiştir.

Canından çok sevdiği “Sarı Mustafa“sı okullarından mezun olup asker olunca Zübeyde Hanım, daima endişe içinde oğlundan haber gözlüyordu. Mustafa Kemal, onun bu dönemde yaşadıklarını daha sonra anlatacaktır.

Balkan Savaşı‘nın sona erip Selanik‘in kaybedilmesiyle Selanik Türkleri, başta İstanbul olmak üzere Anadolu‘ya göç etti. Zübeyde Hanım ile kızı Makbule de İstanbul‘a gelerek Beşiktaş semtinde bir eve yerleşti. Kesin olmamakla birlikte Ragıp Bey‘in, göç başlamadan önce Selanik‘te vefat ettiği düşünülmektedir.

“Bir gün, işittim ki, vatanım Selanik ve orada anam, kardeşim, bütün akraba ve hısımlarım, – içyüzlerini anlattığım için vatanımdan kovulduğum kişiler tarafından – düşmana bağışlanmıştır.” – Mustafa Kemal Atatürk

Mustafa Kemal, 1918 yılında Suriye Cephesi‘nden İstanbul‘a gelince Şişli‘de üç katlı bir ev kiraladı ve Zübeyde Hanım ile kız kardeşi Makbule‘yi de yanına aldı. Samsun‘a çıktığı güne kadar burada birlikte oturdular. Mustafa Kemal Samsun‘a çıktıktan sonra, İstanbul Hükümeti Zübeyde Hanım‘ın evine birçok kez baskın düzenledi, arama yaptı. Derin üzüntü ve sıkıntı içinde olan Zübeyde Hanım bu dönemde kısmi felç geçirdi.

Türk Kurtuluş Savaşı‘nın bitmesine aylar kala Mustafa Kemal, kendisinden 3,5 yıldır uzak kaldığı anasını Ankara‘ya yanına aldırmak istedi. Böylece Zübeyde Hanım ile 14 Haziran 1922 tarihinde Adapazarı‘nda buluştu. Anaoğul hasret giderdikten sonra 24 Haziran 1922‘de Ankara‘ya ulaştılar. Beraberlerinde Zübeyde Hanım‘ın ikinci eşi Ragıp Bey‘in yeğeni Fikriye Hanım ile Çankaya Köşkü‘ne yerleştiler. Ancak Ankara, zaten hasta olan Zübeyde Hanım‘a iyi gelmedi. Hava değişikliğinin iyi geleceği düşüncesiyle Zübeyde Hanım İzmir‘e, Latife Hanım‘ın yazlık evine gönderildi ve Latife Hanım tarafından büyük ilgiyle bakıldı. Ancak hastalığı iyice ağırlaşan Zübeyde Hanım, 15 Ocak 1923 tarihinde 66 yaşındayken vefat etti.

Bu sırada Batı Anadolu gezisine henüz çıkmış olan Mustafa Kemal Paşa, 15 Ocak sabahında Eskişehir‘e vardı. Erken saatlerde Emir Eri Çavuş Ali’yi çağırarak “Bir haber var mı?” diye sordu. “Şifre geldi ama çözülmedi” cevabını alınca Mustafa Kemal Paşa, “Annemin öldüğünü biliyorum.” dedi.

“Bir rüya gördüm, yeşil tarlalarda annemle dolaşıyordum. Birden bir fırtına çıktı, anamı alıp götürdü.”

Mustafa Kemal Paşa, İzmir’deki Başyaver Salih Bozok’a şu telgrafı çekti: “Verdiğiniz elim haber, beni çok müteessir etti. Merhumenin münasip bir tarzda merasim-i tedfiniyesini (uygun bir şekilde cenaze törenini) ifa ettiriniz. Cenab-ı Hak, milletimize hayat ve selamet versin.

Zübeyde Hanım‘ın İzmir‘deki cenazesinde bulunan Batı Cephesi Kurmay Başkanı Asım Gündüz töreni şu şekilde anlatmaktadır:

“Zübeyde Hanım son saatlerinde yanında bulunan Latife Hanım’a ayrıca bir vasiyet yazdırmıştır. Latife Hanını, Zübeyde Hanım’ın ölüm haberini ilkönce İzmir Valisi Mustafa Abdülhalik (Renda)’ya bildirmiş, vali de büyük bir cenaze töreni hazırlatmıştı. Latife Hanım ilk gece İzmir’in tanınmış hafızlarından tam otuzüç kişi çağırarak sabaha kadar hatim yaptırmış ve hatim duası üç gün sürmüştür.

Cenaze alayına adeta bütün İzmir katılmıştı. Vali, memurlar, komutanlar ve hocalar olduğu halde cenaze alayının uzunluğu bir kilometreyi buluyordu. Okulların getirdiği çelenkler kabrin üstünde bir örtü teşkil etmişti. Batı Cephesi Kurmay Başkanı Asım, Kazım (Özalp), Fahrettin (Altay), Mürsel (Baki), İzzettin (Çalışlar), Abdurrahman Nafiz (Gürman) Paşalar cenaze alayının önünde yürümekte idiler.

Latife Hanım siyah bir manto giymiş, siyah peçe örtmüş, cenaze alayına katılmak istemişti. Fakat ailesinin ve din adamlarının, İslam’da kadın cenazeye katılamaz diye engel olmaları üzerine bir faytona binerek cenazeyi arkadan takip etmişti. Latife Hanım, kabirde yüzlerce gümüş mecidiye sadaka dağıtmış, kırkında mevlüt okutmuş, 52 inci gecesinde de aşure yaparak fakir fukaraya dağıttığı gibi, hatimler indirerek bu mübarek kadına karşı duyduğu sevgi ve şükran borcunu ödemişti.

Yaklaşık 12-13 gün çeşitli yerleri dolaşan ve programına uygun olarak devlet işlerini takip eden Mustafa Kemal Paşa, 27 Ocak 1923 günü Manisa üzerinden İzmir-Karşıyaka istasyonuna geldi. Beraberinde ordu komutanları, bakanlar, milletvekilleri ve yaveri vardı. İzmir Valisi Abdülhalik Renda, Kolordu Komutanı Fahrettin Altay ve Başyaver Salih Bozok, onu karşılayanlar arasında idi. Yine istasyonda kalabalık bir halk topluluğu ve çevresi çiçeklerle süslenmiş bir otomobil onu bekliyordu. Çevresinde toplananları selamladı.

Tıpkı sağlığında önce annesini ziyaret ettiği gibi, yine önce annesini ziyaret edecekti. O gün annesinin mezarı başında duygulu ve özlü bir konuşma yaptı. Konuşmasında, yetişmesinde olduğu gibi, milli Mücadele yıllarında da hep kendisinin yolunda olan annesinin çektiği acıları, onun fedakarlığını dile getirdi. Kendisi yüzünden çektiği sıkıntıları, acıları dile getirirken annesine olan kadirbilirliğini de dile getiriyordu.

Atatürk, o gün derin bir heyecana kapılmıştı. En içten, en duygulu konuşmasını da, annesinin mezarı başında o gün yapmıştır. Zübeyde Hanım, fedakar bir anneydi. Oğlunun yetişmesinde emsalsiz emekleri geçmişti. Yıllarca oğlunun hasretine katlanmış, nihayet, onun zaferini gördükten kısa bir süre sonra ölmüştür.”

Zübeyde Hanım’ın İzmir’de bulunan mezarı.

Mustafa Kemal Paşa‘nın 27 Ocak 1923 tarihinde annesinin mezarının başında yaptığı konuşmayı, Hakimiyet-i Milliye Gazetesi 29 Ocak 1923’te şöyle yazmıştır;

Paşa Hazretleri validesinin kabri önünde büyük bir dindarane huşu ve ulvi olduğu kadar metin bir üzüntüyle bir müddet sessiz ve suskun durmuşlar ve merhumenin ruhuna Fatiha okuduktan ve hazır bulunanlara hitaben hasbıhalden ve hatıraları canlandırdıktan sonra şu sözleri söylemişlerdir:

“Zavallı validem bütün millet için mefkûre olan İzmir’in mukaddes topraklarına vücudunu vermiş bulunuyor. Arkadaşlar, ölüm yaratılışın en tabii bir kanunudur. Fakat böyle olmakla beraber bazen ne hazin tecelliler arz eder. Burada yatan validem, zulmün, cebrin bütün milleti felaket uçurumuna götüren keyfi bir idarenin kurbanı olmuştur. Bunu izah etmek için müsaade buyurursanız ıstıraplı hayatının bariz birkaç noktasını arz edeyim. Abdülhamit devrinde idi. 320 (1905) tarihinde mektepten henüz Erkan-ı Harp yüzbaşısı olarak çıkmıştım. Hayata ilk adımı atıyordum. Fakat bu adım hayata değil, zindana tesadüf etti.

Hakikaten bir gün beni aldılar ve müstebit (despot) idarenin zindanlarına koydular. Orada aylarca kaldım. Validem bundan ancak hapishaneden çıktıktan sonra haberdar olabildi ve derhal beni görmeye koştu. İstanbul’a geldi. Fakat orada kendisiyle ancak üç-beş gün görüşmek nasip oldu. Çünkü tekrar müstebit (despot) idarenin hafiyeleri, casusları, cellatları ikametgahımızı sarmış ve beni alıp götürmüşlerdi. Validem ağlayarak arkamdan takip ediyordu. Beni sürgün yerime götürecek olan vapura bindirirlerken benimle görüşmekten men edilmiş olan validem, gözyaşlarıyla Sirkeci rıhtımında elemler ve kederler içinde terk edilmiş bulunuyordu. Sürgün yerinde geçirdiğim mücadeleler onun hayatını ıstıraplar ve gözyaşları içinde geçirtmiştir.

Bir başka nokta daha: Mütareke zamanında Anadolu’ya geçtiğim vakit, validemi mustarip bir halde İstanbul’da terke mecbur olmuştum. Yanımda kendisinin refakatime verdiği bir adamım vardı. Bunu Erzurum’dan İstanbul’a gönderdiğim zaman validem, bu adamın yalnız olarak geldiğinden haberdar olduğu dakikada, benim hakkımda halife ve padişah tarafından verilmiş olan idam kararının infaz edildiğini zanneylemiş ve bu zan kendisini felce uğratmıştı. Ondan sonra bütün mücadele seneleri onun hayatını elem, ıstırap içinde geçirtmişti. Padişah ve hükümetinin ve bütün düşmanların daima baskı ve işkencesi altında kalmıştı. İkametgahı bin türlü sebep ve vesilelerle basılır ve aranır, kendisi rahatsız edilirdi. Validem üç buçuk senelik bütün gece ve gündüzlerini gözyaşları içinde geçirdi. Bu gözyaşları ona gözlerini kaybettirdi. Nihayet pek yakın zamanda onu İstanbul’dan kurtarabildim. Ona kavuşabildim ki, o artık maddeten ölmüştü, yalnız manen yaşıyordu.

Validemin kaybından şüphesiz çok üzgünüm. Fakat bu üzüntümü gideren ve beni teselli eden bir husus vardır ki, o da anamız vatanı mahv ve haraplığa götüren idarenin artık bir daha dönmemek üzere yokluk mezarına götürülmüş olduğunu görmektir. Validem bu toprağın altında, fakat milli hakimiyet ilelebet payidar olsun. Beni teselli eden en büyük kuvvet budur. Evet, milli hakimiyet ilelebet devam edecektir. Validemin ruhuna ve bütün ecdat ruhuna ahdetmiş olduğum vicdan yeminimi tekrar edeyim. Validemin kabri önünde ve Allah’ın huzurunda yemin ediyorum, bu kadar kan dökerek milletin elde ettiği ve sağlamlaştırdığı hakimiyetin muhafazası ve müdafaası için icap ederse validemin yanına gitmekte asla tereddüt etmeyeceğim. Milli hakimiyet uğrunda canımı vermek, benim için vicdan ve namus borcu olsun.”

Zübeyde Hanım
5 (100%) 81 vote[s]

Henüz Yorum Yok

Cevap Yaz

Yorumunuzu Girin
Adınızı Girin